Katliamda Aşk

Katliamda Aşk

“Sizin tavsiyelerinize ihtiyacımız yok!” diye bağırıyordu yaşlı adam. Bağırdığı genç surat tükürüğe boğulmuştu ancak yaşlı adamın dediklerini duyuyor gibi görünmüyordu. Çünkü büyük bir kalabalığın içinde ezilen bir diyalog kurma çabasından öteye gitmezdi. Bir sorun çıkacağı belliydi zaten. Her zaman bir sorun çıkar.

Askerlerin meydandaki kızgın kalabalığı sakinleştirme çabaları yetersiz kaldıkça artan gerilimi hissediyor olmam beni buradan iten bir güçtü. Bu insan güruhunun içinde adımlarımı rahat atamıyordum. Omzum birilerine çarpıyor, kulağımda bağırışmalar çınlıyor ve çevremdeki hava her saniye azalıyordu. Buradan çıkmam, Champ de Mars’tan hemen ayrılmam gerekiyordu.

“3. sınıfın bu kadar radikal olmamasının nedeni devrimi kendilerine almak!” diye bağırıyordu delikanlının biri. Meydanda bulduğu bir yükseltiye çıkmıştı ve herkesten bir baş yukarıdaydı.

Halk parkının bu denli acı çektiği başka bir gün yoktur. “Krala ihtiyacımız yok!” sloganları duyuldu az gerimde. Jakobenler’in işgal ettiği bu meydanda, onlara karşı direnen askerlerin sabrı da taşıyordu. Bir grubun meydanın ortasında toplandığını ve eskimiş, dört ayaklı bir masanın üzerinde imza topladıklarını gördüm. O insan yığınına karışmayacak ve doğruca yürüyecektim. Bu kargaşadan uzakta olma gerekliliği artık içimde karşı konulamaz bir iç güdüye dönüşmüştü.

“Biz kendi cumhuriyetimizi kurmalıyız! Millet meclisi radikal değil!” Kadınların bağırışmaları daha tizdi ve akılda kalıcıydı. Ses tonlarında açlığın ve sefaletin getirdiği öfke de yatıyor, bunu duyanlara aktarıyordu. Göğsümün sıkıştığını hissedebiliyordum. İnsanların arasından geçmek, duvar üzerinde sürekli yer değiştiren kapıları açıp içinden geçmeye benziyordu. Bastığım taş zemini hissedemez olmuştum. Gökyüzü bana yeterince hava ve açıklık sağlayamıyor, git gide kapanıyordu.

Yanımdan geçen gençlerin kasalarla taş taşıdıklarını gördüm. Askeri grupların çabalarının boşa çıktığının resmidir bu. Üstelik benim gittiğim yönde gitmişlerdi ve benden hızlılardı. Yönümde ilerlemekte ısrar ettim.

Kalabalıktan az da olsa sıyrılıp açıklığa gelebilmiştim. Buradan askerlerin insanları ittiklerini görebiliyordum. Havada uçan taşların asker gruplarına çarptıklarına da şahit oldum. Meydanın ötesinde ki silah seslerini duyana kadar her şey net bir biçimde görülüyordu.

Bulunduğum yerin tam köşesindeki bir grup asker havaya ateş açtı ve çevresindeki Jakoben grubunun dağılmasını istedi. Çılgına dönmüş Jakobenlerin yağdırdıkları taşlardan nasibini almayan askerler, üzerilerine yürüdü. Onların yürümesiyle benim bulunduğum yere gelmeleri, topluluğun etrafımda birleşmesi, askerlerin silahlarını doğrultmaları saniyelerle ölçülürdü. Büyük bir gürültü ve yoğun bir duman. Kulağımda yankılanan boğuk sesler.

Yere yığıldım. Karnımda ve göğsümde büyük bir acı. Benle beraber yere yığılan insanları seçebildim. Yanıma düşen genç bir kadın, yüzüstü düşmüştü ve mavi gözleri bana bakıyordu. Uzun siyah saçları taş zeminde dağılmıştı ve bir kısmı alnından dudaklarına inmişti. Gözünü hiç kırpmadan bana baktı. Dudaklarının titremesinden, bir şeyler söylemek istediği anlaşılıyordu. Gülümsemişti. Ardından benim dudaklarımın da titrediğini hissettim. Üşüyordum. Sanırım o da üşüyordu.

Gözlerinin mavi rengi solmaya başladı. Vücudunun rengi silindi. Gözlerim fazla göremez olmuştu ama tamamen kapanmadan, karanlık beni içine çekmeden önce gördüğüm son yüzdü, o kadının yüzü. Tanrım! Ne kadar da güzel bir kadındı. Bu yaşadığım, son kez aşık olmaktı.

Cem Ceylan
İki işten birini seçemez olunca, ikisini de yüzüstü bırakanlar gibiyim. Sırf hıncımdan dolayı sevmediğim işi yapmaz olabiliyordum. Bu hıncımla kime kötülük ettiğimi açıklamak elimde değil, bunu ben de bilmiyorum; bildiğim bir şey varsa o da iş yapmamakla bütün zararı olsa olsa kendimin çekeceğidir.
Subscribe
Bildir
0 Yorum
Inline Feedbacks
Tüm yorumları gör
Önceki
Hayalperestler
Sonraki
Gitme

İlginizi Çekebilir

kooplog'dan en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerez (cookie) kullanıyoruz.